Giriş
Kadın haklarına dair tartışmalar, hem tarihsel hem de kültürel boyutlarıyla uzun süredir gündemdeki yerini korumaktadır. Ancak bu tartışmalarda sıklıkla İslam dini ve Türk kültürüne yönelik önyargılı ve yüzeysel yaklaşımlar öne çıkarılmaktadır. İslam’ın kadına değer vermediği, Türk kültüründe ise kadının ikinci planda kaldığı yönündeki iddialar, birçok açıdan gerçekliği yansıtmamaktadır. Bu makalede, hem İslam’ın kadına bakışı hem de Türk tarih ve kültüründe kadının yeri; dini metinler, tarihsel olaylar ve kültürel uygulamalar ışığında ele alınarak, yanlış algılarla gerçekler arasındaki fark ortaya konulacaktır.
İslam’da Kadının Konumu ve Hakları
İslam dini, kadına hem birey olarak hem de toplumun bir ferdi olarak yüksek bir değer atfetmiştir. Bu anlayış Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Hz. Peygamber’in (sav) sahih hadislerinde açıkça görülmektedir. Peygamber Efendimiz, Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur:
"Ey insanlar! Kadınların haklarına riayet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muamele ediniz! Onlar hakkında Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!" (Buhârî, Nikâh, 80)
Bir başka sahih hadiste ise şöyle denilmektedir:
"Yediklerinizden onlara da yedirin, giydiklerinizden onlara da giydirin, onları dövmeyin ve kötülemeyin." (Müslim, Hac, 147)
Kur’an-ı Kerim’de yer alan Nisa Suresi, doğrudan kadınların haklarını düzenlemekte ve onlara yönelik ayrımcılığı reddetmektedir:
"Ana babanın ve akrabanın vefat edip geride bıraktığı mallarda erkek mirasçıların bir payı olduğu gibi; kadın mirasçıların da bir payı vardır." (Nisa, 4/7)
"Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir... Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (Nisa, 4/19)
Hz. Muhammed’in kadınlara karşı davranışlarda ölçülü ve adaletli olunmasını emreden sözleri, dönemin ataerkil anlayışına karşı devrim niteliğindeydi:
"Kadınlara hayırhah olun. Hanımını döven Allah'a ve Resulüne isyan etmiş olur. Kıyamet gününde onun hasmı ben olurum." (R. Nasıhin)
Bu bilgiler ışığında, İslam’ın kadına yönelik anlayışının adalet, merhamet ve eşitlik temelinde şekillendiği söylenebilir.
Türk Kültüründe Kadının Yeri
Türk kültür ve tarihinde kadın, yalnızca aile içinde değil, sosyal, ekonomik ve siyasal hayatta da etkin bir figür olmuştur. İskitler döneminden itibaren kadınlar, savaşçı kimlikleriyle öne çıkmış; erkeklerle eşit düzeyde eğitim almışlardır. Bu dönemde hüküm süren Tomris Hatun, dünya tarihinin ilk kadın hükümdarlarından biridir. Arkeolojik veriler, İskit ordusunun üçte birinin kadın askerlerden oluştuğunu göstermektedir.
Hunlar ve Göktürkler döneminde de kadınlar, devlet yönetiminde aktif rol oynamıştır. Örneğin, Mete Han, Çin İmparatorluğu ile diplomatik ilişkilerde eşini temsilci olarak göndermiştir. Çin kaynaklarında hakanların yanında "hatun"ların da resmi temsilci olarak yer aldığı belirtilmiştir. Ayrıca kadına yönelik şiddet ve taciz gibi suçların cezaları oldukça ağırdı; evli bir kadına tecavüz ya da baştan çıkarma suçunun cezası idamdı.
Osmanlı döneminde de kadınların kamusal hayatta yer aldığı görülmektedir. Kadınlar vakıflar kurarak eğitimden sağlığa kadar pek çok alanda hizmet vermiştir. Âşık Paşazâde, Bacıyan-ı Rûm adlı kadın teşkilatından söz etmiş; bu teşkilat, kadınların örgütlü biçimde topluma hizmet sunduklarını göstermektedir.
Kadın aynı zamanda bir “bilge” olarak da kabul edilmiştir. “Ak Ana”, “Ülgen’in annesi”, “Umay Ana” gibi figürler, Türk mitolojisinde kutsal nitelikler taşır. “Hatun” kelimesi Türkçedir ve “değerli kadın” anlamına gelir. Osmanlı’da padişah eşlerine bu unvan verilmiştir.
Tarihte Diğer Devletlerin Kadına Verdiği Değer
Birçok toplum günümüzde her ne kadar kadın haklarına önem vermiş olsa da, ne Türk gelenekleri ne de İslami temeller kadar geriye dayanmaz. Örnek verecek olursak:
Antik Yunan: Kadınlar vatandaş sayılmazdı, oy kullanma, mülkiyet edinme, eğitim alma gibi haklardan yoksundular. Kamu hayatına katılımları neredeyse yoktu. Sparta istisna olabilir, ama genel Yunan toplumunda kadın ev içinde sınırlandırılmıştı.
Antik Roma: Kadınlar bir dereceye kadar sosyal hayata katılsalar da, hukuki olarak babalarının veya kocalarının vesayeti altındaydılar. Hak sahibi bireyler değil, daha çok aile yapısının bir parçası olarak görülürlerdi.
Ortaçağ Avrupa’sı: Kadınlar hem kilise hem feodal sistemin etkisiyle ikinci planda tutuldu. Mülk edinme hakları sınırlıydı, eğitim almaları nadirdi ve dini gerekçelerle cadı avlarına bile maruz kaldılar.
Konfüçyüs etkisindeki Çin: Kadının görevi yalnızca aileye hizmet etmekti. “Üç itaat ilkesi” (babaya, kocaya, oğula itaat) kadının yaşamını şekillendirirdi. Ayak bağlama uygulaması bile kadının toplumdaki yerinin fiziksel bir sembolüydü.
Bazı Hindu topluluklarında: Kadın, kocasının gölgesi olarak görülür, dul kalırsa sosyal hayattan dışlanırdı. “Sati” uygulaması gibi kadının kocası öldüğünde onunla birlikte yakılması gibi gelenekler, tarih boyunca kadınların maruz kaldığı ağır uygulamalardan biridir.
Algı Yanılgılarının Kaynakları
Kadınların değersiz görüldüğü anlayışı, çoğu zaman İslam öncesi Arap geleneklerinin İslam'la karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Cahiliye döneminde kız çocuklarına isim bile verilmez, diri diri toprağa gömülürlerdi. Aynı şekilde Ortaçağ Avrupa’sında da kadınlar “günahkâr” olarak görülmüş, mülkiyet haklarından mahrum bırakılmış, cadı avlarına maruz kalmışlardır. Yeni Ahit’te Havva’nın Adem’i kandırarak cennetten kovulmasına neden olduğu inancı, bu anlayışı daha da beslemiştir.
Günümüzde bazı Arapça kadın isimlerinin anlamları bile bu anlayışın izlerini taşımaktadır. Örneğin Vahide (birinci), Saniye (ikinci), Selase (üçüncü), Rabia (dördüncü) gibi isimler, kız çocuklarının sıralama numaralarına göre adlandırıldığını ortaya koyar.
Afganistan, İran gibi bazı ülkelerde görülen kadınlara yönelik baskıcı uygulamalar ise İslam ile değil; ataerkil geleneklerin dinin özüne aykırı biçimde uygulanmasıyla ilgilidir.
Dil, Toplumun Kadına Bakışını Yansıtır
Toplumların kullandıkları dil, kadına yönelik bakış açısını da açıkça yansıtır. Örneğin:
Avrat (Arapça): Kusurlu, örtülmesi gereken yer anlamına gelir.
Manita (İtalyanca): El altındaki kadın, gizli sevgili anlamı taşır.
Flört (Fransızca): Geçici ilişki, oynaşma anlamında kullanılır.
Buna karşılık hatun kelimesi, Türkçedir ve “kraliçe”, “en değerli kadın” gibi anlamlar taşır. Bu bile, dilin kadın algısında nasıl belirleyici olduğunu gösterir.
Sonuç
İslam ve Türk kültürü incelendiğinde, kadınların değersizleştirilmesi değil, tam aksine yüceltilmesi söz konusudur. Bu iki gelenek, kadınlara değer vermeyi, onların haklarını tanımayı ve korumayı öncelikli bir ilke olarak görmüştür. Kadına yönelik olumsuz algıların temelinde dini yanlış yorumlamalar, tarihsel bağlamdan kopuk değerlendirmeler ve ataerkil kültürün baskınlaşması yatmaktadır.
Geçmişin bu güçlü mirası, günümüzde kadın haklarının savunulması için önemli bir referans olabilir. Bu nedenle, hem inancımızı hem de kültürümüzü doğru anlamak, çağdaş değerlerle birleştirerek yaşatmak bizlere düşen önemli bir sorumluluktur.
Kaynakça
• Kur’an-ı Kerim, Nisa Suresi, 4/7 ve 4/19
• Buhari, Nikâh, 80
• Müslim, Hac, 147
• R. Nasıhin
• Âşık Paşazâde Tarihi
• İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları
• “Kadın ve Toplum”, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, TTK Yayınları
• “Türklerde Kadın”, Z. V. Togan
• Jean Bethke Elshtain, *Public Man, Private Woman*
• Fatma Mernissi, *İslam'da Kadın ve Cinsellik*